Ana içeriğe atla

Azıcık deli, azıcık şaşkın, azıcık aşık.

Topuklu ayakkabılarını girişte çıkardı. 
Giriş dediyse çadırın girişiydi tabi.
Ne oteldi kaldığı yer ne de ev.
Hoş! Ev olayı zaten hep sıkıntılıydı. 
Kendisini evinde hissetmesine hiçbir zaman izin verilmemişti. 
Çingene olmanın kaderinde bir eve yerleşip bir ömür orda yaşamak da yoktu belki ama bahsettiği dört duvar değildi, gezgin olmak, yollarda olmak da değildi.
Büyük büyük laflar edip aslında yolum evim filan demeyecekti. 
Her zaman birilerinin yanında durması istenmiş ama hiçbir zaman senin evin burası denmemişti. 
Bunu sorun ettiğini de sanmıyorlardı üstelik. 
Kim azıcık bunalsa kapı orda bak anana git, 
Kim azıcık sıkılsa kapı orda bak babana git oluyordu. 
Sevmediklerinden değildi tüm bunlar sevmeyi bilmediklerindendi ama bunu anlayana kadar o da sevmeyi bilmeden ordan oraya gezmişti. Sevmeyi, sevilmeyi öğrendiğinde ise ordan oraya gezdirildiği zincirini çoktan koparmıştı, olmayan evinin kapısını küçük bir çocuktan olgunluk bekleyip yüz yıl geçse de bencilliklerinden büyümeyeceklere kapatmıştı. Kime anlatsa ayıp diyordu hatta üzülüyorlardı da ama nasılsa kapılarını kapattıklarının umrunda olmadığını bildiğinden iki kere ikinin her zaman dört olmadığı dünyaların mümkün olduğunu anlatmaya hali olmuyordu. 

Bu saçmalıklar yüzünden yıllarca sevilmediği, sevilmeye layık görülmediği adamları beklemişti. 
Beklemeyi sevilmek sanmıştı.
Ne büyük aptallıktı.
Ama ona evin böyle bir yer olduğu öğretilmişti. 
Çocukken öğrenilen şeylerin, edinilen alışkanlıkların unutulması da kolay olmuyordu. 

Tüm bunlar bir trajedi değildi hatta trajedi denilen bir şey de yoktu. Dünyanın bir düzeni, senin ise neden dahil olduğunu bilmediğin bir akış vardı.
O çingeneydi, doğruları söylerdi ama insanlar onun büyük büyük konuştuğunu sanardı.
Oysa o cevaplar aramayı bırakıp akışa dahil olmayı öğrenmişti. 
Aslında, hayat kafasına vura vura öğretmişti.
O yüzden bu anlatılanlara hüzünleniyorsanız aptal olduğunuzu düşünür, sizin halinize üzülürdü. 

Kimsesizliği iyi bildiğinden nerede kanayan bir yara görse sanki kendi canı yanıyormuş gibi oluyordu. Yalnız ağladığı geceleri kimse yaşamasın kim üzülse bana koşsun sarılsın birlikte ağlayalım istiyordu. Bazen dayanılmaz bir hal alıyordu bu ama en kötüsü de selam verdiği komşusuna dahi kendini sorumlu hissediyormuş gibi gelmesiydi. Garip olan bunu anlayan herkesin ona karşı bunu hep kullanmasıydı. Sevdiği adamlar bile yıllar sonra dönse onu orda bulacaklarını biliyorlardı.
Kaybetme korkuları yoktu.
Çocukken bunun baktığı fallardan, kehanetlerinden dolayı onun laneti olduğuna inanmıştı.
Ama henüz kendini tanımıyordu.
O da insandı.
Aslında acı eşiği olduğunu da en derin acıları çekip o son noktaya geldiğinde anladı.
İlginç yanı geri dönenler her şeyin eskisi gibi olduğunu sanarken; o, onların çektikleri acıları görüp onlara karşı duyduğu şefkatten dolayı tüm kalbiyle onların yanında oluyordu. Ama bir zamanlar kafasını duvarlara vurduran, yemeden içmeden kesen, etine batıp kalbini kanatan, uykusuz bırakan o duyguları hissetmiyordu. Ölüm gibiydi, soğuktu kalbi karşılarında. Demek aşk da eskiyordu, ama eskimeyen sevgiydi. Dönenler arasında masum aşkları dışında evini başına yıkanlar, acı eşiğini bulmasına sebep olanlar da vardı. Döndüklerinde insanın bu denli utanmaz olmasını aklı almıyordu lakin onları da kovamıyordu. Hiçbir şey olmamış gibi davranmalarından midesi bulansa da o da Allah'ın emriydi, kapıları kapatamazdı. Hiçbir zaman melek olmayı istemedi ama inanıyordu ve yaratılanı canını acıtsa da yaratandan ötürü sevmeyi benimsemişti. Zorakiydi evet, gitseler kal demezdi. Ve garipsediği, onca zaman değil de onlara eskisi gibi bakmadığını anladıklarında aslında geçmişte yaşanılanların ne kadar kıymetli olduklarını anlıyor olmalarıydı. Yani tam o vazgeçtiğinde, ömrünce bekledikleri artık gitmek istemiyordu. Ne saçma bir düzendi. Sıkıcıydı. Hayatına giren herkesin bir anlamı, bir sebebi vardı. Kapılarını kapatmayı zalimlik olarak gördüğünden hep açıktı, ama artık onları evi olarak görmüyordu, anlatamıyordu. Kaybedilen her şey eskiyordu. Oysa o çingeneydi. Tutku her şeydi. Tutku eskidikçe kıymetlenmez, aksine sönerdi. Ve nerde görülmüş ateş olmadan dans eden bir çingene. Ah! O güzel atlar. Bir onlar bilirdi. 

Saç bağını ayakkabılarını çıkarır çıkarmaz açtı. 
Dans etmekten ve şarkı söylemekten terlemişti. 
O nedenle üzerindekilerin hepsini çıkardı. Plaklarına baktı, iyiki varlardı.
Pikaptan sevdiği bir şarkı açtı.
Ah! Bunun gibi bir tane, bir tanecik şarkı yazayım, sonra ölsem ne olur zerre üzülmem derdi. 
Nasılsa insanlar yalnızca şarkı söylediğinde birini gerçekten ciddiye alıyorlardı. 
Nasılsa insanlar yalnızca şarkı söylediğinde birini gerçekten dinliyorlardı.

Sonra canı kemancıya sıkıldı. 
İyi enstrüman çalıp nasıl bu kadar esnaf kafalı olabiliyor inanamıyordu. 
İyi enstrüman çalanların başka bir gelişmişlik düzeyine sahip olduklarına inanırdı hep ama bu teorisini kanıtlayan yüz kişiden toplasan iki kişiyle karşılaşmıştı. Belki de bunu bir nevi yalancılık olarak görüyordu gitar çalarken çaldığı melodiyle ağlatan birinin kuliste önde ağlayan adama güldüğü bir dünyayı hazmedemiyordu. Ya da eğlendirmek için çaldıkları şarkıda eğlenen insanlar komik dans ediyor diye onları küçük gören hiçbir müzisyeni sevemiyordu. 
Belki de Placebo inceden sitem etmekte haksızdı. 
"Biliyorum, şarkıyı seversin; şarkıcıyı değil." 
Sevilmeyi hakeden bir yanımız yoktu belki de. 
Yine de keşke şarkıcıyı "insan" olarak da sevdiğiniz bir dünya da mümkün olsaydı. 
Misal panayırın gişe görevlisine Shakespeare'i canlandırdığı sahnede değil de, bilet keserken de gülümsediğiniz bir dünya mümkün olsaydı diye geçirdi içinden.
Ama aslında biliyordu yetenek dahilikti, dahilik delilikti ve insanlar yalnız gösterdiğiniz kadarını görmeye meyilliydi.
Hala neden söyleniyordu, kendini de anlamıyordu. 

Sonra acıdan sızlayan ayaklarına baktı. Neredeyse altı saattir ayaktaydı. Çünkü onların dünyası farklıydı. Saçını, makyajını her şeyi kendisi yapmalıydı. Zaten ne kazanıyorlardı ki birde bunlar için birini tutacaklardı. Tutsalar ne olacaktı ? Zaten kimsenin yaptığı işi beğenmezdi. O her işini kötü de olsa iyi de olsa kendi hallederdi,  çünkü çocukken öyle öğrenmişti. Panayırda çalıştığı için yazları şanslıydı üstelik, kışın şehre döndüklerinde evinden işe gitmesi için ekstra bir saat daha erken evden çıkması gerekiyordu. Sahnelerini izlemeye gelen zenginlerin içtiği bir viskiden ya da garsona bıraktıkları bahşişten daha az kazanıyordu araba mı alacaktı bir de kendine. Nerde görülmüştü panayır çingenesinin arabası olsun. Zamanında gösterilerine gelen zengin iş adamının iş teklifini kabul etmiş olsa başkaydı tabi. Kışın korka korka evine dönmeyi düşünmesini geçtim, kime aşık olacağına bile karar vermesine gerek kalmayacaktı. Star olacaktı. Hem o zaman birilerinin yatağından geçmediği için kabul edilmediği çoğu işlerden dolayı panayırda çalışmasına bozulan ailesi de mutlu olacaktı. Çünkü ünlü değilsen namuslu olmalı ama ünlüysen özel hayatına kimse karışamazdı. Ay şu namus kelimesine de ne gülerdi. Kelimenin anlamını doğru düzgün kullanan tek kişi görmüştü o da kırmızı çadırda danslı gösteri yapıp yönetimden gizli gizli para karşılığı insanlarla birlikte olan Misha'ydı. İnsanlarla diyorum çünkü kadın erkek onun için önemli değildi. Göçmendi, Rusya'dan parasızlıktan kaçıp gelmişti. Kimsenin parasını çalmadım, kimseyi hiçbir şeye zorlamadım ben mi namussuzum yani şimdi ne saçma diyordu. Bir de televizyonda gördüğü ve birlikte olduğu erkekler sayesinde tüm albümlerini yaptıran şarkılarını da çok sevdiği şarkıcıyı gösterip aynı işi yapıyoruz sadece o daha zenginlerle yatıyor deyip kahkaha atıyordu. Bir de gay kankası vardı. Panayırda hepimiz en çok onu severdik geçen yaz tercihini öğrenip ailesi tarafından karısıyla 14 yaşında evlenen, evlenene kadar ise köydeki eşekleri hastanelik eden büyük abisi tarafından öldürülene kadar hepimizin neşe kaynağıydı. Gittiğine içimiz yandı ama büyük yasları bu panayırın konuşmalarında göremezsiniz. Görebileceğiniz tek yer sahnede yakalayacağınız bir an. Tüm bu insanların bu işi yapmaktaki yegane amacı olan o an. En samimi olduğumuz an. Ve en iyi panayırda çalışanlar bilir o ana dahil olmanıza izin verdiğimiz an, bizi yaralamanıza izin vermişiz demektir. Ve en iyi panayırda çalışanlar bilir insanlar açık yaraları kanatmaya ne denli meraklı. Yine de ah o his her şeye değer. Ruhunu tamamiyle çıplak bırakmak ve evrenle bir olmak.
En iyi biz biliriz.

Bir o kadar duygusal bir o kadar kırılgan olmamıza rağmen yine de sanat dünyasında çoğunlukla kimse kimseye güvenmez, kimse kimseyi sevmez. Çünkü sizin insanları görmek için kalıplarınız bizim ise kalplerimiz var. Siz bir insana baktığınızda saç rengini, boyunu göğüs ölçüsünü, sakalını filan görürken bizler niyetini, derdini, açgözlülüklerini, korkularını, tutkularını görürüz.
Bu işimiz.
Hisleriniz, sanatımız.
Yalnız aşıksak şaşarız.
Aşkın gözü kör derler ya, ordan gelir. 

Duşa girecekti ki aynanın karşısında buldu kendini. 
Güzeldi.
Herkes ona hayrandı. 
Çoğu zaman kimse sesiyle bile ilgilenmiyordu. 
Ona yalnızca bakmaktan keyif alıyorlardı. 
Hele gözlerinin içine bakıp güldüğünde, kendilerine aşık sanıyorlardı. 
Ama orası sahneydi, hepsi misafiriydi.
Yine de sevildiklerini düşünmeleri hoşuna giderdi.
Çünkü bilirdi, korkuların açıldığı kapılar şarkılardan geçerdi.
Ve o, kimse korkularıyla yalnız olsun istemezdi.
Merdiven bilirdi o çok üzülmüştü, kimse öyle hissetsin istemezdi.
En azından derdi, en azından bu gece bu çadırdan kimse mutsuz çıkmayacak.
Şarkılarıyla herkesi mest ederdi.
Evde dinlemeye bile katlanamadığı şarkıları repertuara patron zoruyla eklemişken,
söylerken insanlar eşlik ettiğinde aslında ne güzel şarkıymış derdi.
Olsun.
Yine de açgözlülüğünden dolayı patronu hala sevmezdi.
Ama düşünürdü bazen dünyanın düzeni böyleydi belki ?
Esas işi bizler yapıp patronun alkol parası kadar bile para kazanamazken bunun suçlusunu düzen bilmeyi kolaya kaçmak olarak görürdü.
Neden herkesi anlamaya eğilimliydi de kendine hayrı dokunmazdı bu huyunu da hiç sevmezdi.
Evet sevmediği ama insanlar sevdiği için söylerken sevdiği şarkılar vardı.
Çünkü mutluluğun olduğu her yerde bir denge vardı ve o ona aşık adamlar dışında
kimsenin dengesini bozmayı sevmezdi.

Bazen çok kızardı.
Israrcı olan kendini bilmezler, boş ruhlar da vardı.
Kendilerinin nasıl istenilmediğini kendilerine yediremez musallat olur onu gece gündüz rahatsız ederlerdi.
Ah be canım senin kendine faydan yok dese anlamayacaklarını bilirdi, üstelemezdi.
Zaten kendine göre hileler geliştirmişti.
Çocuk olmayı hep severdi. Sahne dışında çocuk maskesi takınır ağzının suyu aka aka gelenleri
kedilerden, çocuklardan, huysuzluğundan konuşurken onlar farkına varmadan onu rahat bırakmalarına ikna ederdi. Her sahne sonu ava çıkıp avlanıp sonraki sahnede ben bu dişiyi nasıl kaçırdım deli miyim diye tekrar avına koşup yine avlanmaktan usanmayan şaşkın avcıları çok severdi. Çelişki insanları huzursuz ederdi, hele avcıları daha çok. Çünkü huzursuzluk insanı daha fazla düşünmeye sevkederdi ve çoğunluk tutkuyu düşünmeyle aynı kefeye koyacak kadar gelişmemişti.  Sonuç olarak onu hiçbir kalıba koyamayıp "bi değişik" kategorisine koyanları her sahneye çıktığında büyülemeye bayılırdı. Yersizlikleri, bencillikleri o an hayranlığa dönüşür ve tam istediği gibi yalnız sanatına hizmet ederdi, üstelik onlar da bu şekilde az da olsa bir şeyler öğrenirdi.
Herkes herkesin olmasını beklediği gibi değildir.
Yine de uyumsuzluk, tutarsızlık, çelişki bunlar herkesin kaybolduğu dehlizlerdi kimseye kızmazdı bunun için ama bunların ötesini görenleri gördüğü an bilir ve onlara oracıkta aşık oluverirdi.
Saça başa değil yalnız içe bakanlar.
Ah sizinle de zordu.
Yine de aşk işte buydu.

Hala pikapta sevdiği şarkı çalıyordu.
Ah neler saçmalıyordu işte dans etseydi ya böyleyken kime ihtiyacı olurdu.
Gitar solosuyla sevişen dünyadaki tek insan tabiki kendisi değildi.
Anneme bunu söylesem ne kızardı ama peki o zaman beni neden böyle doğurmuştu.
Azıcık deli,
azıcık şaşkın,
azıcık aşık.
Yine de bilin isterim.
Az çoktur.




    Painting: Jeffrey Watts


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kendinize yardım edin.

Son yıllarda o kadar çok kötü olaya maruz kaldık ki farkında olmadan ruh sağlığımız bozulabiliyor. O nedenle ister farkında olalım ister farkında olmayalım travma sonrası stres bozukluğu etkilerine olayı yaşasak da yaşamasak da maruz kalabiliyoruz. Bunun en basit örneği yaşanan olaylardan sonra sık karşılaşılan uykusuzluk, gerginlik, aşırı sinirlenme, aşırı tepkiler verme ya da aşırı duygusal davranma... özetle ben böyle biri değilim diyerek yaptığınız her davranış yaşadığınız bastırılmış stresle ilgili. Tez konum kitapla terapi olduğu için bilişsel terapiye ister istemez kafa yormak zorunda kaldım o nedenle kendimde uyguladığım ve size de faydalı olacağını düşündüğüm bir kaç teknikten bahsetmek istiyorum. Çünkü zor zamanlardayız ve ruh sağlığımızı her şartta en az zararla korumak zorundayız. Özellikle sanat ile ilgili işlerle uğraşan herkesin "empati" algısı normal insanlara göre biraz daha yüksek olduğundan bu stres düzeyini maximum derecede yaşıyorlar. Müzisyen ve yazar a…

Bu konunun Mozart ile hiçbir alakası yok.

-Üşütüyor dimi ?
-Anlamadım ?
- Sessizlik, üşütür biliyorum.

Elini ayağını nereye koyacağını bilemezsin.
Çiçekleri sulamayı unutursun, anahtarını unutursun, çeşmeyi açık unutursun da,
keşke ocağı da açık unutsam da farkında olmadan bitse bu karmaşa artık demek isteyecek kadar bile
romantik olmadığını fark edip kitaplığına koşarsın.
Hangisine sığınsam, vardır muhakkak halden anlayan derken kafanın içinde bangır bangır
okunan kitapların sesinden uzaklaşırsın ordan da.
Sevdiğin bir müzik açarsın, bir sürü anı, bir sürü insan gelir aklına.
İstemezsin hiçbirini.
Kaçmak istersin hatta hepsinden o yüzden bilmediğin ilk kez duyduğun ama sanki yıllardır biliyormuşsun gibi hissettirecek bir şeyler ararsın.
Sonra bir bakmışsın cevap da orda.
Canın sıkılır.
Çünkü güzel şeyler birden olur, aniden.
Plansız.
Ve sen tam bir kontrol manyağısındır.
Komik olan ise hayatın boyunca planlayarak yaptığın hiçbir şeyde başarılı olamayıp, planlamadan dahil olduğun her şeyde günün yıldızı olmuşsundur.
Akışına b…

Ah! Aşk ne güzeldi.

Sabahın körü uyanmaktan nefret ediyorum diyemeden neden uyandığını hatırladı.
Ah!
Nasıl atıyor kalbi hızlı hızlı, nefessiz kalıp orda öylece ölüvereceğini ya da elini kolunu asla hareket ettiremeyeceğini düşündü. Tüm bunlar olurken salgıladığı adrenalin çoktan duşa girip saçlarını tepeden tutturup yalnızca rimel sürüp sanki hiç makyajı yokmuş havası verme planlarını hayata geçirmişti bile.
Dans etmek istedi sonra, bağırarak şarkı söylemek, her şeyi tahtadan olan ve bu yüzden dekorasyonuna bayıldığı hatta keşke evimizde böyle olsa dediği pansiyondaki herkesi uyandırmak istiyordu. Dün havuzda yüzerken denk geldiği su içmek için havuza konmaya çalışan kuşlar kadar aptal
ama susuz hissediyordu kendini.
Uyanın!
Aşık olmak ne güzel şey.
Kaç aydır geri kalan tüm günleri yokmuş sayıp bugünü düşünmüştü.
Ne çok özlemişti onu.
Birini böyle sevmek ne kötüydü.
Birini böyle özlemek ne kötüydü.
Ah! Aşk ne güzeldi.
Hala bu kadar şanslı olduğu için nasıl bir sevap işlediğini sorguluyordu.
Tanrı ne çok…